Chosen One


Fallout dizisinin ikinci sezonu yayınlanmaya başladıktan sonra oyunlarını oynamaya başlamasam olmazdı. Evreni öyle ilgi çekici bir şekilde yansıtmışlar ki yıllardır grafiklerinden dolayı oynamaktan kaçındığım Fallout 2’ye başlamak istedim. Dizi her ne kadar beni bir kez daha Mr. House ile yüzleşmeye itse de daha önce oynamadığım bir oyunu oynayarak yepyeni maceralara atılmak istedim.

Benden kabilemi kurtarmamı istediler. İnsanlarımızın hayatının benim elimde olduğunu, benim seçilmiş kişi olarak kendilerini kurtarmam gerektiğini söylediler. Ama beni seçen kişi veya kişilere güvenmediklerinden olsa gerek kabilemizin az ilerisinde bulunan tapınakta dev karıncalarla savaşarak kendimi kabileme kanıtlamam gerekmiş. Dünyayı ancak, birkaç karıncayı öldürmeye gücü yeten biri kurtarabilirmiş. Kimler tarafından nasıl bir şekilde seçildiğimi bilmediğimden ben de kendimden şüphe ettim ve bana verdikleri görevi yerine getirdim. Tapınağın içinde kimseye zarar vermeden kendi halinde takılan tatlış karıncaların hepsini öldürdüm. Artık şüphe yoktu. Seçilmiş kişi olarak kabilemi kurtaracaktım. Ama ondan önce kuzenimin kayıp köpeğini bulmam gerekiyordu, kabilem kurtarılmayı bekleyebilirdi. İki adımlık yolu kendi başına bulamayan, gekoların arasından alıp getirdiğim köpeği kuzenime bıraktıktan sonra, köydeki tek eli iş gören benmişim gibi bir başka ufak sorunu daha halledip yola koyuldum.

Bu şekilde bir maceraya atılma senaryosu beni hiç mi hiç heyecanlandırmadı. Oyun çıktığı dönemde teknik anlamda ne kadar başarılıydı, bilemem. Bu yönden eleştiremem de zaten. Döneminin oyunlarına hakim değilim. Ama insanlık binyıllardır hikaye anlatıyor. Herhangi bir video oyununun hikayesinin, diyaloglarının vesaire belli bir kalitede olmasını beklerim, oyun ne kadar eski olursa olsun. Özellikle rol yapma oyunlarının yapımında en önem verilmesi gereken şeyler bunlar. Bu oyun bu haliyle beni içine çekemiyor. Karşımda bir insan yok, karakterleri göremiyorum, neye benzediklerini bilmiyorum. Den’e gidiyorum, ilk karşıma çıkan bina olan bir bara atıyorum kendimi. Barın sahibi Rebecca ile tanışıyorum, benden bir iyilik istiyor. Fred denen bir ayyaşın kendisine borcu varmış da kendisi alamıyormuş, bu yüzden beni görevlendiriyor. Barını koruyan silahlı korumaları kullanmak aklına gelmemiş. Neyse Fred’i aramaya çıkıyorum, çünkü yerini de söylemiyor. Orada burada geziniyormuş. Etkileşime girmeyi deneyebileceğim bir sürü insan var çevrede. İçlerinden birinin Fred çıkması umuduyla herkese tek tek tıklıyorum. Sonunda buluyorum kendisini. Sen kimsin, ne istiyorsun; diye soruyor bana. Borcunu almaya geldiğimi söylüyorum direkt, tanıdım ya onun Fred olduğunu. Alnında yazıyor Fred olduğu ama iki boyutlu oyunda bize fazla detay gösterilemediği için biz ekran başında kendisinin alnını göremiyoruz, karakterimiz görüyor. Ver diyorum borcunu, veriyor. Rebecca da şaşırıyor nasıl alabildiğimi. Konuşmayı denememiş herhalde.

Zaten her oyunlarında da yaparlar bunu: biri verdiği borcu geri alamaz, o kadar imkanı varken yeni tanıştığı seni gönderir. Yaratıcılığın zirvesidir, o görevleri yaparken ağzın açık kalır. Arada kahkaha atın diye ‘sarcastic’ diyalog seçeneklerini de koyarlar. Ben insanların bunları nasıl beğendiklerini anlayamıyorum. Nedense absürt diyaloglar görmek hoşlarına gidiyor, “Oh, man, that’s hilarious” deyip oyunu zirveye taşıyorlar. Diyaloglar ne kadar absürtse o kadar kaliteli geliyor onlara. En iyi buldukları diyalogları sorun, hepsi komik buldukları diyalogları anlatır. Sense oyunu oynamamış biri olarak diyalog kalitesi bu denli üst düzey, oyunun değerini seride kendisinden sonra çıkan üç boyutlu oyunların çok ötesinde sanıp bu şaheserden mahrum kaldığına üzülürsün. Fallout 4’ün yes/no/sarcastic sisteminden farkı yok aslında. Son oyunda yapılan en büyük hatalardan biri bu sistemin oyuncudan gizlenmemesiydi.

Verdiğim örneğin oyunun başından olması yanlış anlaşılmasın, oyunu bitirmedim ama Redding, New Reno, Vault City gibi bölgelerde de oynadım. Oyunun başındaki basitlik belki oyuncuyu alıştırmak içindir diye düşündüm, devam ettim. Gördüm ki içerikler hep filler imiş. Bu yüzden açık dünya rol yapma oyunlarını kolay beğenemiyorum, her yanı bomboş içeriklerle dolduruyorlar. Yine de Fallout evrenini çok seviyorum, açık dünyasında keşfe çıkmışken The Wanderer ya da Bongo Bongo Bongo dinlemek bile yeterli keyfi veriyor.